Bilgi Okyanusunda Susuz Kalmak: Zihnimiz Dolu, Peki Ya Kalbimiz?
Bir çağdayız ki, bilinmeyen hiçbir şey kalmadı gibi. Ekranların soluk mavi ışığı altında, dünyanın tüm sırları parmaklarımızın ucunda. Saniyeler içinde en karmaşık sorulara cevap buluyor, binlerce kilometre ötedeki kütüphanelere bağlanıyor, tarihin tozlu sayfalarını bir "tık" ile aralıyoruz.
Cebimizde dünyanın bütün kütüphaneleri var; ama tuhaf bir şekilde, kalbimizde büyük bir yön eksikliği.
Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay, bilgelikten uzaklaşmak ise hiç bu kadar hızlı olmamıştı. Her şeyi biliyoruz, her şeyden haberdarız. Ama hissediyor muyuz? İşte orası meçhul. Çünkü bilmekle yaşamak, haberdar olmakla idrak etmek arasındaki o kadim mesafe, modern çağda hiç olmadığı kadar açıldı.
Işıltılı Ama "Faydasız" Bir Yük
İşte tam bu sıkışmışlık anında, karşımıza eski kitapların tozlu sayfalarından çıkıp gelen, ama bugünün Instagram akışlarında bile yankılanan bir kavram dikiliyor: "Faydasız İlim."
Faydasız ilim denince aklınıza yanlış bilgiler, hurafeler ya da yalan haberler gelmesin. Asıl tehlike orada değildir. Faydasız ilim; çoğu zaman doğru, hatta estetik ve etkileyici bilgidir.
Bizi hayran bırakan o aforizmalar, kitaplarda altını hırsla çizdiğimiz paragraflar, eşe dosta gönderdiğimiz o derin videolar... Hepsi pırıl pırıl doğrulardır. Sorun bilginin kendisinde değil, onun bizimle kurduğu (daha doğrusu kuramadığı) ilişkidedir.
Eğer bir bilgi hayata temas etmiyor, ruha işlemiyor ve davranışa dönüşmüyorsa; o bilgi sadece zihinde dolaşan bir hayalet gibidir. Ve zihinde amaçsızca dolaşan her bilgi, bir süre sonra "entelektüel bir obeziteye" dönüşür. Zihni hantallaştırır, kalbi yorar.
Bilirsin ama yapmazsın.
Anlatırsın ama yaşamazsın.
Savunursun ama hissetmezsin.
İşte o an bilgi, insanı kanatlandıran bir güç olmaktan çıkar; sırtta taşınan ağır bir yük hâline gelir.
Bilgi Bir Davettir, Biz İse Kapıyı Açmıyoruz
Bilgi neden bazen faydasızlaşır? Çünkü ilim, aslında sessiz ama ısrarlı bir davettir. Her yeni bilgi, kapımızı çalar ve bizi içeriye, yani kendimize çağırır:
"Daha adil ol," der.
"Daha merhametli davran," diye fısıldar.
"Daha dikkatli konuş, kalp kırma," diye uyarır.
Biz bu daveti duyarız. Bildirim ekranımıza düşer, zihnimizden geçer. Fakat kapıyı açmayız. Bilgiyi "malumat" olarak istifleriz ama onun talep ettiği "dönüşümü" reddederiz.
Neden mi? Çünkü dönüşüm zahmetlidir. Konforu bozar. İnsanı aynada kendi eksikleriyle yüzleştirir. Ve modern insan, en çok kendisiyle yüzleşmekten, kendi gözlerinin içine bakmaktan kaçınır.
Bunun yerine tüketmeyi seçeriz. Bir yazıyı okur, bir fikri beğenir, vicdanımızı o anlık "farkındalıkla" rahatlatır ve hemen bir sonraki içeriğe geçeriz. Durup, "Bu bilgi bende neyi değiştirdi?" diye sormaya vaktimiz yoktur.
Peygamberlerin Sığındığı O İnce Çizgi
İslam irfanında, insanın tüylerini diken diken eden bir dua vardır:
"Allah’ım, fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım."
Dikkat buyurun; "cehaletten" değil, "faydasız ilimden" sığınılıyor. Çünkü cehalet, boş bir tarla gibidir; fark edilir, oraya bir şeyler ekilebilir. İnsan bilmediğini bildiğinde mahçuptur, öğrenmeye açtır.
Ama faydasız ilim tehlikeli bir illüzyondur. İnsanın egosuna sinsice şunu fısıldar: "Sen zaten biliyorsun. O videoyu izledin, o kitabı okudun. Sen tamamlanmışsın."
Oysa bilmek yetmez. Bilmek, yolun sonu değil, sadece "Bismillah"ıdır.
Günlük hayatımız bu "bilen ama yapmayan" insanların trajedileriyle dolu değil mi?
Rafları ahlâk kitaplarıyla dolu olup en yakınını kıranlar...
Kul hakkı üzerine tweet atıp trafikte başkasının önüne kıranlar...
Sabrı en güzel cümlelerle anlatıp, ilk zorlukta isyan bayrağını çekenler...
Empati üzerine seminer verip, karşısındakini dinlemeyenler...
Bunların hepsi aynı hazin tabloyu resmeder: Bilgi var, ama etki yok. Işık var, ama ısı yok.
Çözüm: Haritayı Bırakıp Yola Çıkmak
Peki, bu "malumat yığını" nasıl "faydalı ilme" dönüşür? İlmi canlı kılan ruh nedir?
Cevap tek bir kelimede gizlidir: Amel. Yani eylem.
Ama buradaki eylemden kastımız dünyayı kurtarmak, büyük devrimler yapmak değildir. Kastedilen; bilginin damarlara inmesi, davranışa sızmasıdır.
Bilginin harekete geçmiş hâli, bazen dışarıdan görülmez bile:
Öfkeliyken, bildiğin için susabilmektir.
İntikam alabilecekken, bildiğin için affedebilmektir.
Herkes koşarken, bildiğin için durabilmektir.
Haklıyken bile, kalp kırmamak için vazgeçebilmektir.
İlim, işte o zaman kâğıt üzerinde duran siyah bir leke olmaktan çıkar; insanın yol arkadaşı olur.
Son Söz: İz Bırakmak
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru "Daha ne öğrenebilirim?" değil, şudur:
"Bildiklerim beni neye dönüştürüyor?"
Çünkü insanı yücelten zihnindeki bilgi deposunun doluluğu değil, o bilginin ruhunda bıraktığı izdir. Tıpkı yağmurun toprağa değip orada çiçekler açtırması gibi, bilgi de ruhumuza değip orada bir "hal" yeşertmiyorsa, kuraklık devam ediyor demektir.
Unutmayalım; yönsüz ve eylemsiz bilgi, insanı ileriye değil, yalnızca yorgunluğa götürür.
0 Yorumlar